16 Mayıs 2017 Salı


'İNCİRLİ' ALMAN PASTASI...

 Ne ola ki, İncirli Alman Pastası...
Bir kapta yumurta ve şekeri iyice çırpıyoruz, ardından sırasıyla süt, sıvı yağ ve yoğurdu ekleyip tüm malzemeler iyice karışıncaya kadar çırpıyoruz.
Tabii tereyağ da koyabilirsiniz. Akışkanlığı daha iyi oluyor...
Sonra un, kabartma tozu ve vanilyayı ekleyip hepsini de karıştırarak 190 derecede 20-25 dakika pişiriyoruz.

Kreması zaten malum, süt şeker un nişasta.. Yumurta koyarsanız biraz ağır olur ama kıvamı artar...
Tadı biraz daha mutfağımıza uygun olur... İnciri de robotta çekiyoruz. Hafif dişe dokunur haldeyken kremayla karıştırıyoruz...

* * *

Ama bu bu pastayı İncirli değil de, İncirlik'te yapmaya kalkınca biraz sıkıntı doğurabiliyor.
Şimdi ben vaziyeti sizinle paylaştım.
Siz değerlendirin...
Hatta ve hatta şöyle yapın kendinizi evinizde düşünün...
Mutfağınızda sizin izninizle çalışan bir Alman aşçı var...
Tabak, çanak, mikser, yumurta, un, fırın hepsi size ait...
Üstüne üstlük bir de para veriyorsunuz bu aşçıya...
Hem de mutfağa girerken tarifi paylaşacağı konusunda sizinle anlaşma imzalamış...
Unutmadan bir de şunu söyleyeyim gece sizde kalıyor..
Kanepede falan hep üstü başı unlu, yumurtalı üstelik de ayakkabılarını çıkarmadan yatıyor...
Geceleri de arada bir sizin izniniz olmadan pencereden çıkıp, geri dönüyor...
Tarifi de sizinle paylaşmamışken, birgün diyor ki, memleketten arkadaşlarım gelecek.
Senin eve bir bakıp çıkacaklar!!!

***

Biraz sembolik olsa da, Almanya ile Türkiye arasında İncirlik Üssü konusunda yaşanan temel sıkıntı bu...
Almanya, DAEŞ ile mücadele konusunda Türkiye'ye gelmek için Ankara'nın kapısını çaldı...
Ve DAEŞ'le mücadele etmek için kapıyı çalan her ülkeye olduğu gibi Almanya'ya da izin verildi...
6 Tornado uçağı geldi... 240 kadar da Alman askeri İncirlik Üssü'ne yerleşti.
Koalisyon kapsamında DAEŞ'le mücadele için gözlem uçuşu yapmaya başladı...
Süreç çok olumlu yürüdü. Hatta ve hatta Alman askerleri arasında Türk soylu gurbetçi Alman askerleri bile vardı...
Berlin baktı süreç çok iyi gidiyor. Türkiye de memnun, 2016 Şubat'ında Alman Hava Kuvvetleri Komutanı Ankara'ya geldi...
Hava Kuvvetleri Komutanlığı'na gitti ve "Biz" dedi, "Bu işbirliğinin kalıcı olmasını istiyoruz... İncirlik'te bize kalıcı üs alanı verin"...
Neler istendi anlatalım,
- Uçaklar için tenteli park yeri olarak kullanılması planlanan yaklaşık 26 bin metrekarelik iki beton alan,
- 400 personelin barınma ihtiyacı için dört binadan oluşan yaklaşık 3 bin 500 m2 büyüklüğünde yatakhane binaları,
- 1400 m2 büyüklüğünde bir adet karargâh binası,
-  800 m2 büyüklüğünde bir adet operasyon binası,
- 750m2 büyüklüğünde bir adet bakım binası ...
Hatta 58 milyon Avro da kaynak ayırdığını açıkladı Berlin.... Parlamento'da onaylattı. Almanya'da İncirlik'te bizim de üssümüz olacak diye haberler yazıldı...
Ancak süreç pek de beklendiği gibi gitmedi...

* * *

2016'nın ilk çeyreği sona ermemişti ki,
Türkiye'nin sınır illerine füzeler düşüyordu...
Ankara dedi ki, "Sevgili müttefikim Almanya, bir sürü uçuş yapıyorsun, neden aldığın istihbaratı bizimle paylaşmıyorsun. Bak sınır illerimize füzeler düşüyor."
Berlin, işi ağırdan aldı, "paylaşıyoruz" dedi..
Ancak istihbarat sınırlıydı. Kilis'e Gaziantep'e sürekli Katyuşa füzeleri düşüyor, ama kısıtlı önlem alınabiliyordu...
Ankara, Berlin'in bu yaklaşımına çok bozuldu.. "DAEŞ'le mücadeledir" dedi... Sessiz kalmayı tercih etti..
Kaderin cilvesi ya, hemen ardından, Alman Milletvekilleri İncirlik'i ziyaret etmek istedi... Hükümete falan baskı yapmaya başladı... Neler dönüyor görmek istiyoruz diye...
Sonuçta Alman Usulü diye bir deyim var. Alman Parlamenterler neresi için 58 Milyon Avro kaynak ayırdıklarını görmek istedi...
İşte o anda Ankara dedi ki, "I-ıhhh... Çık... Olmaz.. Siz bize istihbarat vermiyorsunuz. Bu politikanızı değiştirene kadar, biz de size ziyaret izni vermeyeceğiz"
Almanya bir süre direndi... Bu arada Türkiye, Fırat Kalkanı Harekatı'nı başlattı.
Almanya'da hem seçimler falan derken, hem de Türkiye'nin Fırat Kalkanını başlatması vesile oldu... Almanya istihbarat akışını yeniden başlattı. Alman vekillerin Türkiye'ye girişine izin verildi.
İncirlik Üssü'nde heyetle fotoğraflar çekildi... Uluslararası medya vekillerle birlikte hücum etti... Alman askerlerinin DAEŞ'le mücadelesi anlatıldı falan... Doğrudur da, etmiyorlar desek yalan olur..

* * *

Bu arada, vekiller gitti... Hayat yeniden eskiye döndü..
"Öküz öldü ortaklık bozuldu..." Almanya istihbaratı yine kesti...
Gerekçe nedir? Nasıldır? bilinmez...
Ancak, Berlin istihbarat akışını yine kesti...
Şimdi aynı şeyleri yine, yeniden, farklı bir tarihte yaşıyoruz.
Ancak bu kez süreç 1 adım ileriye gitti..
Almanya dedi ki, gerekirse askerlerimizi Ürdün'e taşırız.
Türkiye ses vermedi... Ya da diplomatik olmak gerekirse, "taşırsan taşı, çok da umrumuzda değil" dedi...
Yani şunu anlatmak gerekirse, Ankara dedi ki;
"bu Alman Pastası incirli olursa, dişin arasına giriyor. Çekirdekleri mideyi falan bozuyor...Bir de bekleyince bu meret ekşiyor. Ekşitmeden pastayı da alıp yan daireye geçerseniz BOZULMAM"



22 Nisan 2016 Cuma

Şerife Teyze'nin asker selamı...

 
Çok arada kaldım aslında önce... Yayınlamalı mıyım? Yoksa hiç girişmesem mi? Fakat sonrasında bunun mutlaka okunması gerektiğini düşündüm. 
 
Dün sabahın ilk saatlerinde bir mail aldım Genelkurmay Karargahı'ndaki üst düzey rütbeli bir askerden. Asker diye vurgulama ihtiyacı duydum, çünkü genelde askerler pek duygusal gelmez insana. Bu komutanımız daçok duygusal değildir... Burada cümlenin sonuna "Sanırdım" sözcüğünü ekleyerek kendimi düzeltme ihtiyacı hissediyorum. Çünkü az sonra okuyacağınız metin benim değil, onun kaleminden çıkma. 
 
Sabahın saat 3 sularında okuduğum bu yazı açıkçası benim gözlerimin dolmasına neden oldu. O yüzden paylaşma ihtiyacı hissettim. Şimdi yazının devamını kalemin sahibine bırakıyorum:
 
 
"20 Nisan 2016 akşamı, Nusaybin’den bana bir fotoğraf gönderildi. Zarfa yapıştırılmış bir 1TL.  Yaşlı bir teyze göndermiş bunu. Notta “Bu 1TL’yi Mersin Aydıncık’tan Şerife adında bir teyze göndermiş diye yazıyordu. Merak ettim nedir diye ve Nusaybin’deki arkadaşlardan dinledim hikayesini. Bana bunu anlatan Binbaşı arkadaşım anlatırken ağlamaya başladı. Askerler ağlamaz derler ama inanmayın; biz daha çok ağlarız gizliden gizliye. Ben de dinledikçe kendimi tutamadım bu yüce davranışın sahibinin yaptıklarını dinleyince..
 
 
Eminim bunu okurken sizler de duygulanacaksınız, belki ağlayacaksınız. Dedim ki ben bunu paylaşmalıyım, anlatmalıyım dilim döndüğünce. Amacım tabi ki sizleri ağlatmak değil; bir kez daha anlatmak bu yüce milletin asaletini, onurunu, askerine polisine olan sevgisini..
 
 
Eve geldiğimde yorgunluktan neredeyse bayılacak durumdaydım, ama öğrendikçe yazdım, yazdıkça da dinlendim. Şu an gece yarısı 00:42 ve yazmayı bitirdim.. 
 
Sağol Şerife teyze, ömrün uzun ve sağlıklı olsun..

Mersin’in AYDINCIK Belediyesi, orada görev yapan bir emniyet amirimizin girişimi ve Aydıncık Hal müdürlüğünün desteği ile operasyon bölgesindeki Güvenlik Kuvvetlerimize gönderilmek üzere sebze ve meyve toplama kararı alır. Aydıncık’ta herkes adeta bir seferberlik başlatır askerine, polisine, korucularına; biz de bir şeyler gönderelim diye. 
 
       İhtiyacı mı vardır ki askerin polisin bunlara? Elbette ki hayır. Devlet her türlü ihtiyaçlarını fazlasıyla karşılamaktadır onların. Ama sevgiyle, emekle, duayla toplanan o sebzelerin ve meyvelerin değerini parayla ölçmek mümkün değildir..
 
       İşte tam bu faaliyetler sürerken 70’li yaşlarda bir teyze Hal’de büyük bir gayretle çalışanların yanlarına yaklaşır ve ne yaptıklarını sorar.
 
       Orada bulunanlar kendisine ne yaptıklarını, kimler için meyve topladıklarını anlatırlar. Yaşlı teyzemin meyve ağaçları yoktur; bir şeyler alıp gönderecek kadar parası da..Şerife’dir adı. Şerife Buldurluoğlu.
 
       Düşünür “Ben ne yapabilirim oradaki kahramanlar için, dua ediyorum ama ben de bir şey göndermeliyim” der ve cebinde kalan 1TL’yi çıkarıp orada bulunanlara verir ve der ki  “Ne olur bunu kabul edin, çok bir değeri yok bilirim ama bununla birkaç elma da  benden gitsin oradaki kahraman evlatlarıma.” der.
 
       Orada bulunanlar bunun üzerine çok duygulanır ve kendi ceplerinde bulunan paraları birleştirerek (400 TL) “Teyze bu parayı senin için topladık. Ne istiyorsan söyle kasalara ekleyelim” derler ve onun için hazırladıkları koliyi de gözünün önünde gönderdikleri TIR kamyonuna yüklerler.
 
       Mersin’in AYDINCIK Belediyesi, emniyet amirinin ve Hal müdürünün girişimi ve yüce gönüllü halkımızın desteğiyle hazırlanan 26 ton meyve ve sebzeyi ve tabi ki yaşlı teyzemizin kolisini Nusaybin’e gönderirler.
 
       Emniyet amiri Şerife teyzenin verdiği o 1 TL’yi de zarfın üstüne yapıştırıp, içine de küçük bir not yazarak TIR şoföründen bölgedeki Komutana vermesini ister.
 
      Gönderdiğim fotoğraftaki o çok değerli, anlamlı 1 TL işte o paradır. Yaşlı teyzemin gönlünden kopan o metal paranın bizler için paha biçilemeyecek değeri vardır. Bu davranış yüce Türk Milletinin o kocaman ak ve pak yüreğini simgelemektedir.
 
       Biz de tüm Güvenlik Kuvvetlerimiz adına gönderdiğin o 1 TL’yi aldık, kabul ettik.    Şerife Teyze bize bu 1 TL’yi gönderdiğinde nelere sebep oldun bilir misin?
 
       Bu 1 TL, emindik zaten, hiç şüphemiz de yoktu zira ama, sen bu hareketinle milletimizin hep yanımızda olduğunu, olacağını bir kez daha tasdik ettin, göstermiş oldun.
 
       Bu 1 TL, ülkemiz ve milletimizin bölünmezliğinin, şanlı Bayrağımızın sonsuza dek göklerde dalgalanacağının en güzel ifadesidir.
 
       Bu 1 TL bize, vatanımızın bütünlüğüne kast eden her tür düşmana karşı zaferi müjdelemektedir. Şerife teyze neyi başardığını, neye vesile olduğunu bilir misin?
 
       Bu 1 TL Kurtuluş Savaşında kağnılar yolda kaldığında sırtında cepheye mermi çuvalı taşıyan Şerife teyzelerimizi, annelerimizi, ninelerimizi hatırlattı bize. 100 yıl geçti neredeyse aradan ama şunu gördük ki Anadolu’da bu yönde değişen hiçbir şey yok. Hala aynı ruha sahip Şerife teyzelerimiz, ninelerimiz var çok şükür ve var olmaya da devam edecek.
 
       Bize o minik elleriyle mektup yazan, resimler yapan, hediyeler gönderen çocuklarımız da senin izinden yürüyeceklerdir, bundan artık hiç şüphemiz yok.
 
       Farkında mısın bilmiyoruz Şerife teyze, ama bize öyle bir şey göndermişsin ki, bu yürüdüğümüz yolun yüceliğini, doğruluğunu bir kez daha ispatlamış oldun..
 
       Sağol Şerife Teyze, varol.. Bu 1TL gücümüze bin kattı, üzerimizdeki tüm yorgunlukları, yılgınlıkları attı, savurdu. Daha yeni, sanki bugün başladık hainleri temizlemeye, tüm gücümüzle..
 
       Belki de bugüne kadar aldığımız en anlamlı hediyeyi lütfettin burada mücadele eden Güvenlik Kuvvetlerimize..
 
       Şundan eminiz ki bu yüce milletin bağrında daha yüzbinlerce, milyonlarca Şerife teyzeler var. Bize 1TL gönderme fırsatı bulamayan kardeşlerimiz, ablalarımız annelerimiz, teyzelerimiz, ninelerimiz hepiniz sağolun, varolun. Bizleri dualarınızda eksik etmeyin..
 
       Şerife teyze, o bize meyve alın diye bahşettiğin 1 TL ile nelere sebep olacağını yakında göreceksin, tüm milletimiz buna şahit olacak.."
 
Evet, gelen yazı ve durum işte böyle..
 
 

17 Nisan 2011 Pazar

Pembe panjurluyla devr-i alem...

Geçtiğimiz hafta, 5 Nisan'da bir vesileyle Libya operasyonunun en yoğun olarak tartışıldığı yer olan Belçika'daki NATO karargahına gitme fırsatı buldum.

Burada Libya operasyonu ile ilgili ayrıntıları, kimin kaç uçak, gemi, denizaltıyla operasyona katıldığını; hangi NATO müttefikinin pakta haber vermeden el altından nasıl "maddi" destek yaptığını, ne tür silahları Libyalı isyancılara verdiği gibi bilgileri de öğrenme fırsatımız oldu. 4 gün süren ekstra kapasiteli bilgilendirme turunda, 7 ülkedeki önemli yayın organlarından gelen 7 gazeteciydik. Bu arkadaşların isimlerini vermeyeceğim. Ancak, ülkelerinin Almanya, Avusturya, Finlandiya, Macaristan, Bulgaristan ve Gürcistan olduğunu da söyleyelim...

Belçika'dan Cumartesi (9 Nisan) ayrıldım ve Ankara'ya Pazar'a bir kaç saat kala ulaştım. Pazar günü bir yandan yazacaklarımın heyecanı, bir yandan operasyon karargahına giren 7 gazeteciden biri olmam ile ilgili düşünceler içerisinde gidip gelirken, Gece 22.40 civarında telefonum çaldı.

Karşıdaki ses sevdiğim eski bir meslektaşıma aitti ve bana, "Bakan Ahmet Davutoğlu yarın sabah 8.00'da 5 günlük bir tura çıkıyor. Gelir misin?" diye soruyordu. Hemen gerekli temasları kurup bu "cömert" teklife tamam dedim. İnteraktif ortamda bu geziyle birlikte, "pembe panjurlu" adı ile anılmaya başlanan, küçük ama cesur GAP uçağıyla yolculuk edecektik.

Sabah 3 gazeteci Esenboğa Havalimanı'nın küçük VIP Salonunda biraraya gelip, Bakan Davutoğlu'nu beklemeye koyulduk.

En başından, bizden tüm temaslar boyunca yardımlarını esirgemeyen diplomatlarımıza çoook ama çok teşekkür edelim. Sonra unutmayalım da...

Efendim, ilk durağımız, Macaristan oldu. Ülke pek bir başarılı.. Buda ve Peşte'yi bir bıçak gibi ortadan ayıran ve üzerinde 12 köprü bulunan başkent, tadından yenmiyor. Budin kalesi tek kelimeyle harika ötesi.. Muhteşem Süleyman dizisindeki gibi, küçücük bir kale de değil. Tam anlamıyla içinde bir şehir barındırıyor. Kaleye giden yolun adı ise çok dikkat çekici: "Kemal Atatürk Caddesi". Kentte, Yüzlerce yıl Macaristan'ı yöneten Türklerden geriye kalan 3 önemli "iz" bulunuyor. İlki Gülbaba Türbesi. Çok iyi korunmuş. İkincisi, kale içindeki Osmanlı mezarlığı.. 4-5 tane mezar taşı vardı. Davutoğlu, bu mezarlığın restore edilmesi için büyükelçiye direktif verdi. Üçüncüsü de Kemal Atatürk caddesi. Bunun dışında ülkede Avusturya etkisinin hakim olduğunu söylemek mümkün.

Şimdi diyeceksiniz ki ne çok gezmişsiniz. Ancak tam olarak böyle değil çünkü tüm sözünü ettiğim yerleri yaklaşık 1 saat içinde üstünkörü gezme şansımız oldu.

Tabii şunu da eklemek isterim BudaPeşte de, İstanbul, Ankara, İzmir'in yanında en az bizim "pembe panjurlu GAP uçağımız" kadar küçük. Eğer tatil için düşünüyorsanız. Balkan turunun son 2 gününü burada geçirerek her yeri gezebilirsiniz.

Macaristan'da bir gece konakladıktan sonra bir sonraki durağımız, Başbakan'ın seçim startını verdiği Fransa'nın Strazbourg kenti oldu. Avrupa Konseyi Parlamenterler Meclisi'nde, Başkan Mevlüt Çavuşoğlu'nun konuğu olduk. Ancak buradan Mevlüt Bey'e bir mesajım olacak: AKPM kapısında duran güvenlik görevlileri ve banko memurlarının İngilizce bilenler arasından seçseniz iyi olacak. "We are journalists with Turkish delegation" diyoruz. Mal gibi yüzümüze bakıyorlar. Tek bildikleri ise, "Come tomorrow" oluyor. Be Fransız arkadaşlar, kardeşler, azıcık çaba gösterin, biliyorsunuz da mı konuşmuyorsunuz anlamıyoruz ki?

Strazbourg'ta kısa bir süre kalıp, Başbakan'ı Strazbourg'taki havalimanında karşıladıktan sonra, kendimizi yine yollara vurduk. Bu kez rota Katar'dı.

Ancak rota hiç de istediğimiz gibi gitmedi. Başbakan'ın kocamaaaan Boing'ini gören bizim Pembe panjurlu, elektrik yüklü bulutları ve kum fırtınasını görünce, 7 saatlik yolculuğun ardından, üstelik sabaha karşı 5.00'da, Katar'ın başkenti Doha'ya inmek istemedi. Sarsıntılar sırasında, Dışişleri Bakanı Davutoğlu'nun ekibini ve gazetecileri sakinleştirme çabası ise, şahsen benden 10 puan aldı. Davutoğlu, sarsıntılar iyice artınca, yanımıza gelerek, ilk önce "Korktunuz mu?" diye sordu. Ses çıkmayınca, korktuğumuzu anlamış olacak, "Korkmayın, ara ara olur böyle şeyler şimdi ineriz" diyerek koltuğuna geri döndü.

Dışişleri personeli sarsıntılar devam ederken, pilotlardan bilgi almaya gitti ve ilk önce "sürpriz Bahreyn'e iniyoruz" anonsu geldi. Bahreyn semalarında bir süre dolaşmamıza müteakkip, buraya da inemedik. ikinci anons ise, "benzinimiz bitiyor" ile geldi. Davutoğlu'nun sakinleştirmesi de bir yere kadar değil mi?..

Biz de sakinleştiricinin gazıyla, Kadar yerine Suudi Arabistan'a inmemize sevindik tabii...

Ardından, Doha'ya, Katar'ın başkentine, alçaktan alçaktan uçarak geçtik. Burada karşılaştığımız sürpriz şahsen beni oldukça sevindirdi. Ankara'dan diplomasi muhabiri arkadaşlarımız Sibel ve Nev Bahar da Katar'daydı.. Bize birer Türk kahvesi ısmarladılar.

Katar'da Libya Temas Grubu toplantısı vardı. Görünürde güvenlik süperdi. Her yerde, beyaz fistanlı Katar polisi dolaşıyordu. Ancak tüm xray cihazları çıldırırcasına çalsa da kimsenin umrunda olmuyordu. Bu bütün zirveden en çok gözüme çarpan şey oldu. 2.si de, Rasmussen'in "Türk gazeteciyse soruları yanıtlarım", diyerek yanımıza gelmesi oldu.

Katar'da da kalmadık, gecesine ve koşarcasına, tekrar pembe panjurluya koştuk. Yeni rota çok kısa bir süre için Ankara oldu. Evimizde kapımızda bir gece uyuduk. Ardından, hooop, yeniden GAP'a koştuk ve Almanya'ya geçtik. Burada NATO zirvesini izledik ki, bence son yılların en önemli toplantılarından biriydi.

İşte böylece 10 günde mini bir devr-i alem'i tamamlamış olduk.

Kalın sağlıcakla...

23 Şubat 2011 Çarşamba

CEZAYİR'DEN HABER VAR: BİZ MISIR DEĞİLİZ


Ortadoğu’daki olaylar Cezayir’i de etkisi altına alırken, ülkenin Planlama ve İstatistik Bakanı Hamid Temmar ile Brüksel'de biraraya gelme fırsatı buldum. Temmar, Cezayir yönetiminin en önemli bakanlarından biri. Öyle ki, Cumhurbaşkanı CransMontana Forum tarafından verilen liderlik ödülünü kendisi adına alması için Temmar'ı görevlendirmiş.

Kendisiyle uzun uzadıya bir sohbet edemesem de, Mısır'da, Tunus'ta ve bölgenin diğer ülkelerinde süren olayların, Cezayir'e etkisi konusunda ağzından birkaç cümle almayı başardım.

Temmar klasik Arap bakanlardan farklı olarak oldukça büyük bir entellektüel birikime sahip, Fransa'daki üniversitelerin büyük bölümünde öğretim görevlisi olarak çalışmış bir akademisyen...

Kurduğu cümlelerden bile bu derinliği farkedebiliyorsunuz. Ancak iş siyasete binince, insanın gözü kör olabiliyor herhalde. Temmar'ın bölge ülkelerindeki devrimler, halk hareketleri ve bunların Cezayir'e etkisi üzerine yaptığı açıklamaları noktasına dokunmadan size aktarıyorum.

- BİZDEKİ OLAYLAR FARKLI: Tunus ve Mısır’da gerçekleşen olaylarda halkın topyekün olarak sokağa çıktığını görüyoruz. Ancak Cezayir’de böyle bir durum kesinlikle söz konusu değil. Olayları düzenyen muhalefette çok uç noktada yer alan 2 parti.

- 100 KİŞİ: Bunu yapanların sayısı iki parti bile olsa, sokağa inenlerin sayısına bakıyoruz. Mısır’da ve Tunus’ta milyonlar sokağa dökülmüştü. Ancak bizde gösterileri düzenleyenlerin sayısı 100-200’ü geçmez. Dolayısıyla olayların aynı ruhu taşıdığını söyleyemeyiz.

- SOKAĞA İNERLERSE TUTAMAYIZ: Bakın şimdiye kadar gerçekleşen olaylarda ne Tunus’ta ne de, Mısır’da polis ya da ordu tarafından bastırılamadı ve çok önemli sonuçlar doğurdu. Dolayısıyla bu örnekler bize gösteriyor ki, halkın hareketinin önünde hiçbir şey duramaz. Dolayısıyla Cezayir’de de benzeri olaylar olsa, bunun önünde yine kimse duramaz. Ancak yine anımsatmak istiyorum. Bizde gerçekleşen olaylar iki uç parti tarafından düzenlenen ve 100-200 kişinin katıldığı gösterilerden ibaret. Halktan da destek görmüyor.

- DEMOKRATİKLEŞME GEREKİYOR: Cezayir’de olaylar çıkmamış olması bizim demokratikleşme adımları atmayacağımız anlamına gelmiyor. Demokrasi sadece Kuzey’deki ülkelerin hak ettiği bir şey değil. Tabii ki kuzeyle güneyin tam kesiştiği noktada yer alan Cezayir halkı da demokratikleşmeyi ve daha iyi hayat şartlarını ne yapılırsa yapılsın daha fazlasını her zaman hak ediyor.

20 Ocak 2011 Perşembe

Türkiye'nin arabuluculuk faaliyetlerini durdurma açıklaması...

PRESS STATEMENT

In pursuance of the tripartite meeting between His Highness Sheikh Hamad bin Khalifa Al-Thani the Emir of the State of Qatar and President Bashar Al-Asad President of the Syrian Arab Republic and H.E. Mr. Recep Tayyip Erdogan Prime Minister of Turkey, it was agreed to send H.E. Sheikh Hamad bin Jasim bin Jabor Al-Thani Prime Minister and the Minister of Foreign Affairs of the State of Qatar and H. E. Mr. Ahmet Davutoglu to Beirut to continue the efforts with all Lebanese parties on the basis of the Saudi-Syrian paper. Sheikh Hamad bin Jassim bin Jabor Al-Thani and Mr. Ahmet Davutoglu stated that through their efforts a paper was drafted which took into consideration the political and legal requirements for solving the present crisis in Lebanon on the basis of the Saudi-Syrian paper. However, due to certain reservations, they have decided to cease their efforts in Lebanon at present and to leave Beirut in order to consult with their Governments
20 January 2011

26 Ekim 2010 Salı

En Özgür Gün



İnsanoğlu zaman zaman bazı şeylerden etkilenmeyi istediği için etkilenir. Bazen de öyle şeyler vardır ki, herkesi etkiler. Bunu niye yazdın zaten biliyoruz diyeceksiniz belki ama öyle değil...

Hafta sonu Dışişleri Bakanlığı'nın davetiyle diğer sevgili diplomasi muhabiri arkadaşlarımla birlikte KKTC'deydim. İlk olarak onlara inanılmaz misafirperverlikleri için çok çok teşekkür etmek istiyorum.

Hazırlanan program da, mihmandarlarımız Asu ve Hasan da tek kelimeyle mükemmeldi. Öyle ki, ülkede kaldığımız 4 gün boyunca Cumhurbaşkanı Derviş Eroğlu'ndan Dışişleri Bakanı Hüseyin Özgürgün'e, Başbakan İrsen Küçük'ten Meclis Başkanı Hasan Bozer'e kadar çok sayıda görüşme yaptık. Kıbrıs müzakerelerinde son duruma ilişkin bilgi aldık.

Halkın 50 yıldır devam eden barış müzakerelerinden nasıl sıkıldığını öğrendik. Öyle ki, Özgürgün'ün söylediğine göre artık müzakereler halkın gündeminde çevre sorunlarının bile gerisinde kalarak 4. sıraya gerilemiş...

Bu KKTC'ye belki de 30. gidişim oldu bilemiyorum ancak bu kez her şey farklıydı. İnsanlar, siyasiler, bürokratlar herkes... Belki de ben ilk kez bu açıdan bakmaya çalıştım Kıbrıs'a...

Dışişleri Bakanıyla toplam 4 kez buluşma fırsatımız oldu. İlk iki görüşmede o kadar çok Kıbrıs sorunu konuştuk ki, son yemeklerimizde daha farklı konular üzerinde durduk.

Bunlar arasında bence en önemlisi ise Dışişleri Bakanı'nın, 9 yaşındayken yaşadığı Rum işgali günlerini anlatması oldu...

Özgürgün'ün soyadının aslında Öz ve Gürgün kelimelerinden türemediğini, Özgür ve Gün sözcüklerinden oluştuğunu ögrendik.

Rum saldırılarının ve işgalinin başladığı dönemde Lefke'de yaşayan 9 yaşındaki Özgürgün hatırladıklarını öyle güzel anlattı ki, kendi gözlerinin yanısıra bizim gözlerimiz de doldu diyebilirim...

İlk aklına gelen şey, babasının Rumlar tarafından götürüldüğü an oldu... "Babamı alıp götürdüler" derken öyle bir tuttu ki nefesini, her anını tekrar yaşadığı çok ama çok açıktı.

Sonra onları Lefke'nin meydanındaki asfalt üzerinde 24 saat aç susuz nasıl bekletildiklerini, oradan evlerine gönderilmelerine karşın yataklarının altında nasıl saklandıklarını anlattı Özgürgün...

Ve babasının birden çıkıp gelişini ve ailesinden bile sır gibi sakladığı geri dönüşünü tane tane sözcüklerle aktardı bize...

Masada olanlardan bazı bürokratları da işaret ederek, "sen de bizimle birlikteydin ama çok küçüktün o zaman hatırlıyor musun?" diye sordu...

Ama Özgürgün'ün belki de en büyük gururu duyarak anlattığı şey, soyadlarını nasıl aldıklarıydı... Kendi ağzından dinleyelim...

"Babam bir şekilde geri döndü. Ve Türk askerini beklemeye başladık. Türk askeri göründüğü gibi de, bugün bizim özgürlük günümüz, özgür günümüz. Benim de soyadım artık Saral değil, Özgür-Gün olacak dedi babam. Sonra hemen değiştirtti soyadını. Yani sanıldığı gibi soyadım öz gürgün değil, özgür günden gelmektedir."

14 Ekim 2010 Perşembe

'POOR PROFESSOR'*


Aslında bu yazı biraz gecikti ancak, bunu dostlarımla ve pek sevgili okurlarımla paylaşmayı bir zorunluluk olarak hissettim.

YÖK Başkanı Yusuf Ziya Özcan geçtiğimiz haftalarda Nevşehir Üniversitesinin akademik yılı açılışı dolayısıyla öyle bir konuşma yaptı ki, aslında bu her Türkiye yurttaşının içinde "illa ki" yer alan, "Bize komplo kuruyorlar" yaklaşımının çok açık biçimde dışa vurumuydu...

YÖK Başkanı, "Ülkemizde yetiştirilen domates ve buğdayın tohumlarının büyük bir kısmı, Amerika ve İsrail'den geliyor. Bu domates tohumunu alıyorsunuz, artık genetik programlama diye bir şey var, içine bir genetik mekanizma yerleştirirler. Öyle bir şeyler yerleştirirler ki 20 yıl içerisinde o tohumdan yiyen insanlar ölür. Öyle tehlikeler de var" derken bu durumu, bir gazeteci olarak İsrail'in Ankara Büyükelçisi Gaby Levy'e sorma ihtiyacını hissettim ve sordum... Çok da ilginç yanıtlar aldım.

Levy ile geçtiğimiz günlerde Dışişleri Bakanlığı Müsteşarı Feridun Sinirlioğlu tarafından verilen bir resepsiyonda sohbet etme fırsatı buldum. Büyükelçi'nin İzmir Bergama doğumlu bir Türk Musevisi olduğunu anımsattıktan sonra, sohbetin seyrini size aktarmaya devam edeyim.

Aslında gazetecileri çok seven ve her birinin isimlerini tek tek bilen Levy, son dönemde yaşanan 'Mavi Marmara krizi' nedeniyle basından uzak durmaya özen gösterirken, gündem farklı bir konu olunca gülümseyerek sohbet etmekten kaçmadı.

Levy'e, YÖK Başkanı Özcan'ın, "İsrail'den gelen domates tohumları soyumuzu tüketebilir" yönündeki açıklamalarını anımsatınca, ilk sözü "Poor Proffesör" oldu.

Türkçesini ve Levy'nin sözlerinin gerisini aktarmak gerekirse, "Bu tohum meselesi, bilgisiz bir profesörün açıklamaları... Diyecek bir şey bulamıyorum.."

Levy, İsrail'li firmaların tohum pazarının sadece yüzde 5'lik dilimini oluşturduğunu da söyledi ve sözlerini gülümseyerek "Artık her şeyi İsrail'e bağlıyorlar. Kimseyi tohum kullanarak yok etmek gibi bir niyetimiz yok" değerlendirmesiyle tamamladı.

Türkiye ile İsrail arasında çok ciddi bir diplomatik kriz yaşanmakta olduğu aşikar... Daha önce yaşanan "One Minute" krizi sırasında da İsrail'de bulunuyordum. Bir röportaja gitmek için bindiğim bir taksinin şöförüyle sohbet ederken, "Türküm" deyince, ilk önce yavaşladı, sonra da bana "Lütfen arabadan iner misiniz?" demiş ve beni indirmişti. Bu tür diplomatik krizlerin halklara ve iki ülke yurttaşlarına doğrudan yansıması aslında son derece büyük sorunları da beraberinde getiriyor.

Bugünlük bu kadar..

Esen kalınız..


* Poor Professor: Bilgisiz Profesör.

4 Ekim 2010 Pazartesi

Türkiye "muz cumhuriyeti" değil...

Yukarıdaki başlığı yıllardır öyle sık duyduk ve haberlerimizde yazdık ki, bu kaçıncı bilmiyorum.

Hafta sonu Türkiye ile Suriye ortak kabine toplantısını izlemek üzere bir grup gazeteci arkadaşımla birlikte Suriye'nin Antalya'sı Lazkiye'deydik... Suriye'nin Türkiye'yi son dönemde ne kadar önemsediği de, bizi uçağımızın yanından otobüse bindirip, pasaport kontrolü dahi yapmadan içeri almasından belliydi.

Konferans kapsamında 12 bakan, onlarca bürokrat ve diplomat Suriye'li muhataplarıyla görüştü. Yeni anlaşmalar, mutabakat muhtıraları masaya yatırıldı onaylandı ya da imzalandı.

Zirvenin bitmesinin hemen ardından, bir resepsiyon verildi ve biz de bakanlarla sohbet etme fırsatı bulduk. Ancak burada dikkat çekeceğim kişi Devlet Bakanı Zafer Çağlayan olacak.

Zafer Çağlayan ile ettiğimiz sohbet aslında tüm hükümet üyelerinin ve dışişleri bakanlığının ağzını kapattığı bir konuya ilişkindi.

Çağlayan, tüm gazetecilerle tek tek el sıkıştı. Halimizi hatırımızı sormayı ihmal etmedi. Biz de kendisine her gazetecinin yapacağı gibi sorularımızla karşılık verdik.

Bir süredir, ABD'li Hazine yetkililerinin Türkiye'deki banka ve mali konularla ilgili devlet kurumlarına yaptığı ziyaret diplomasi ve ekonomi kulislerinde sessizce dile getiriliyordu.

Tam da bu noktada, Çağlayan'a, "Hükümet bu temaslardan rahatsız oldu mu Sayın Bakan" diye sorma fırsatı buldum. Çağlayan, lafı hiç dolandırmadan, çok net yanıtlar verdi.

Özellikle, ABD'nin İran'a yaptırımlar konusunda Türk bankaları üzerinde baskı kurduğunun altını çizdi, bunun kabul edilemez bir hareket olduğunu söyledi.

"Tepkimiz ne olacak" sorusunu yönelttiğimizde ise, kendisinin yakın zamanda ABD'ye gideceğini ve burada ABD'li mevkidaşı ve diğer hükümet yetkililerine "çok sert" tepki göstereceğini söyledi. Ve can alıcı ifadeyi kullanmayı da ihmal etmedi:

"Türkiye 'muz cumhuriyeti' değil bir hukuk devletidir ve kendi hukuku vardır. Bu hukuk devletine aykırıdır. Buna müsamaa göstermeyiz. Acaba ABD, kendi bankacılarına yönelik benzer bir baskıya sessiz kalır mı?"

Ankara'ya döner dönmez, "muz cumhuriyeti" meselesi ile ilgili küçük bir internet araştırması yaptım. Onlarca bakan, devlet görevlisi, hatta büyükelçilerimiz daha önce "Türkiye muz cumhuriyeti değildir" ifadesini kullanmış...

Sanırım önümüzdeki süreçte, Sayın Çağlayan'ın ABD'lilere ne tür bir tepki göstereceğini görmek bunu beklemek, bu demecin ardından izlenmeye muhtaç bir durum...

27 Ağustos 2010 Cuma

SÜMELA'DAN RUHBAN OKULUNA ÇIKAN YOL...



Biraz geç olsa da, bu konu hakkında bir şeyler yazmak gerektiği kanaatindeyim. Sümela Manastırı'nda Fener Rum Patriği Barhalemeus'nun da katılımıyla 15 Ağustos tarihinde on yıllar sonra ilk kez ayin gerçekleştirildi.

Bu ayin ilk başta "aman protesto olmasın"dan öte gündeme gelmedi. Daha sonra gazetelerimizde haberin hak ettiği yeri de bulduğunu söylemek sanırım doğru olacaktır. Neredeyse tüm yazılı ve görsel basın, ayini yakından izledi.

Ayin sırasında yaşanan tek olumsuz unsur, Yunanistan'dan gelen bazı kişilerin üzerinde Pontus Rum Devleti yazan tişörtler giymiş olmalarıydı. Bu da büyüktülmediği için, sıkıntıya neden olmadı. Tişörtleri giyenler de tepki görmediklerini farkedince sessizce üzerlerindekini çıkardılar.

Şimdi gelelim Manastır'da gerçekleştirilen ayinin önemine...

Uluslararası kaynaklara göre, manastırda gerçekleştirilen ayin, Yunanistan'ın Atina'ya Camii yapmama konusundaki tutumunda yumuşamaya neden oldu.

Bu nedenle Ankara da Yunanistan'ın yakın süreçte Atina'ya camii yapılması konusunda adım atmasını bekliyor.

Yunanistan'ın Atina'ya cami yapmayı kabul etmesi ise AB'nin de uzun süreden beri beklediği çok önemli bir konuda gelişmeyi beraberinde getirecek. Peki nedir bu diyorsanız, ki başlığı okuduğunuz için demeyeceğinize eminim, Ruhban Okulu'nun açılmasına ilişkin süreç çok ama çok hızlanacak.

Türkiye, Ruhban Okulu'nun açılması için uzun zamandan bu yana Atina'ya camii inşa edilmesini şart koşuyor.

Böylece Sümela Manastırında yapılan ayin sayesinde, yıllardır büyük sorun yaratan hem cami hem de Ruhban okulu sorununun çözümü kolaylaşacak.

23 Ağustos 2010 Pazartesi

Filipinler'de polis olmak...


Hayır hayır, Filipinler'de bir polis tanıdığım yok. Hatta polis teşkilatı hakkında bugüne kadar herhangi bir bilgiye de sahip değildim. Ta ki, televizyon ekranlarından, içinde 15 turist bulunan bir otobüse ülkenin en seçkin polis gücü tarafından baskın düzenlendiğini izleyinceye kadar.

Polisler ilk önce her ülke polisinin yapacağı gibi, baskını yapan kişiyle pazarlığa giriştiler.

Bu pazarlıklar sonucunda belli aralıklarla 3'ü çocuk 10 kişi serbest bırakıldı. Ancak devamı gelmedi.

Bunun üzerine Filipinler çevik gücü önce otobüsün arka camını balyozla kırmaya çalıştı, ancak başarılı olamayınca ön kapıya yöneldi. İşte tam da bu anda çok komik bir şey yaşandı. Polis otomatik kapının camını kırmaya çalışırken baltayı otobüsün içine düşürdü. (Tam burada NTV'nin deneyimli anchormani Oğuz Haksever, "ay baltayı otubüsün içine düşürdü keh keh keh" diye gülüyordu.) Sonra da bir şey olmamış gibi elini içeri sokup geri aldı ve işine devam etti.

Polis ön kapıyı da kırmayı başaramayınca, bir tim üyesi kapıya şapkasını ters takıp rahat rahat geldi. Ucunda çengel bile olmayan bir halatı sıkıca bağlayıp başka bir araçla çekmeye çalıştı. Ancak şaka yapmıyorum halat yüke dayanamayıp koptu. (Haksever burada da güldü. Ama bu kez izleyicilerden özür diledi)

Tam bu sıralarda arka camdan ise iki polis otobüse girmeyi başardı. Ancak saldırganın ateş etmesi üzerine bu polisler, camdan atlayarak hemen tekrar dışarı çıktı.

Sonra da, otobüsün etrafını boşalttılar. En nihayetinde eylemci bir şekilde vurularak öldürüldü.

Kıssadan hisse, ben ömrüm boyunca böyle bir kepaze kurtarma operasyonu görmedim. Fırsatınız varsa haberlerde izleyin...

22 Ağustos 2010 Pazar

One münüts mü?


Türkiye ile İsrail arasındaki ilişkiler, Mavi Marmara baskınının ardından gerildikçe gerildi. Hatta neredeyse koptu. Türkiye İsrail'in eğitim uçuşlarını Anadolu Kartalı Hava Sahası'nda gerçekleştirmesine yönelik uygulamayı iptal etmesinin hemen ardından, bu ülkeye ait askeri uçakların Türkiye üzerinden geçmesini de yasakladı.

Ancak bunların tümü acaba Mavi Marmara Krizine mi dayanıyor? Yoksa daha eskiye mi? Türkiye'de resmi görüş krizin Mavi Marmara baskınından kaynaklandığı yönünde. Ancak İsrail tarafı pek de böyle düşünmüyor. Bunun için işin doğası gereği İsrail Başbakanı Netenyahu'nun Yunan basınına verdiği mülakatta ne dediğine de bakmak gerekiyor:

"Türkiye ile ilişkilerimizin gerginleşmesini biz seçmedik. Her şey Davos'ta 2009 yılının Ocak ayında meydana gelen olayda, Sayın Erdoğan'ın İsrail Cumhurbaşkanı Simon Perez;e saldırdığında başladı. (Davos paneli ve One minute krizi) Ankara tarafından apaçık ilişkilerimizde gerginliği ateşleme politikası vardı. Onlar seçtiler. Türkiye eğer ılımlılık yolunu izlemeye karar verirse memnunlukla karşılanacaktır"

Bu söylem Türkiye-İsrail ilişkilerinin yakın gelecekteki durumunu da açıkça ortaya koyuyor. Netenyahu, İsrail'in tansiyonu düşüren taraf olmayacağını açıkça dile getiriyor.

Ankara ise geri adım atmaya niyeti olmadığı gibi, uluslararası hukuk anlamında ileri adımlar atmayı planlıyor.

'Başlangıç noktası'

Şimdi İsrail ile Türkiye arasındaki krize farklı bir gözlükle bakmanızı isteyeceğim. Türkiye ile Rusya'nın bir doğalgaz projesi bulunuyor. Bu projenin adı Mavi Akım-2 ve hattın Türkiye üzerinden İsrail'e oradan Hindistan'a oradan da Çin'e kadar uzanması öngörülüyor.

Kulislerde dolaşan en önemli iddia bu hattın fizibilete çalışmasının Çalık Holding tarafından gerçekleştirilecek olduğu yönünde...

İşte Netenyahu hükümetinin göreve gelir gelmez, Gazze açıklarında Doğalgaz bulunmasıyla birlikte bu projeyi yavaştan aldığı uluslararası enerji çevrelerinde Türkiye-İsrail krizinin başlama gerekçesi olarak adlandırılıyor.

Anımsanacağı gibi, Türkiye Mavi Marmara Krizinden sonra Enerji Bakanı Taner Yıldız'ın ağzından bu projenin tamamen askıya alınmasının söz konusu olduğunu açıklamıştı.

Krize bir de bu noktadan bakmak gerektiği aşikar...

13 Ağustos 2010 Cuma

Doğu Akdeniz krizi Ege'ye mi sıçrıyor?

İsrail Başbakanı Benjamin Netenyahu önümüzdeki hafta Yunanistan'a gidecek. Bu temas başlı başına kritik bir durumu da kendi içinde barındırıyor. Netenyahu, Yunanistan'ı ziyaret eden ilk İsrail başbakanı olacak.

Peki iki ülke arasındaki ilişkiler neden Türkiye ile İsrail arasında böylesine ciddi bir kriz yaşanırken gelişmeye başladı. Sanırım ilk olarak bunu mercek altına almak gerekiyor. Bunun için 2 önemli neden sıralanabilir.

Birincisi, Yunanistan; Türkiye ile İsrail'in ilişkilerinin kriz sürecine girmesinin ardından, bu ülkenin Akdeniz'de ekonomik ilişki kurabileceği iki ülkeden biri. Diğeri ise Kıbrıs Rum Kesimi ki, bu konuya birazdan değineceğim...

İkinci önemli neden ise, Türkiye'nin İsrail'e askeri havasahası kapatmış ve tatbikatlarını sona erdirmiş olması.

Uluslararası kamuoyunda, bir savaş ülkesi olan, İsrail için, haklı olarak, ikinci seçenek daha fazla önemseniyor. Çünkü bu ülkenin deneme uçuşları yapabileceği herhangi bir açık alan yok. Ancak unutulmamalı ki, Yunanistan'da da bu alanlar inanılmaz derecede kısıtlı.

Öncelikle, Yunanistan'ın hiçbir noktasının denize 80 km.den uzak olmadığını belirterek başlayalım. Yani İsrail uçaklarının Yunan anakarası üzerinde talim yapmasına imkân yok. Bu da İsrail uçaklarının Yunanistan'a ait hava sahasında uçuş, deneme ve tatbikatları yapacağını gösteriyor.

İşte tam da bu unsur bizi bambaşka bir noktaya götürüyor. Yunanistan ile Türkiye arasındaki en büyük sorun Ege'deki sınır anlaşmazlıkları. Yunan uçakları ile Türk uçakları neredeyse her gün it dalaşı yapıyor.

Şimdi çok uzak görünmeyen ve kulislerde de dillendirilen çok önemli bir konuya dikkatinizi çekmek istiyorum. Ege'de İsrail uçakları, Yunanistan'ın "burası benim" dediği hava sahasında uçuş yapacak. Peki, Türkiye'nin ve NATO'nun uluslararası havasahası kabul ettiği ancak Atina yönetiminin FIR Hattı yönetimini elinde bulundurması nedeniyle kendisinin olduğunu savunduğu, bu sahada, bir Türk ve bir İsrail uçağı karşı karşıya gelirse ne olacak...

Bu konu şimdilik soru işareti olmayı sürdürüyor. Yani Doğu Akdeniz'de yaşanan gerginliğin, Yunanistan'ın da yardımıyla Ege'ye de sıçraması çok da büyük bir sürpriz olmaz.

Gelelim, İsrail ve Kıbrıs Rum Kesimi'nin ekonomik ortaklığı konusuna... Doğu Akdeniz'de petrol ve doğalgaz aranması konusu yaklaşık 5 yıldır süregelen bir sorun ve Türkiye-Yunanistan-AB üçgeninde çok karmaşık bir yumak haline geldi. Türkiye ile İsrail böyle bir kriz yaşarken, Benjamin Netenyahu tam da Yunanistan'ı ziyaret edecekken, Kıbrıs Rum Kesimi'nin bu konuyu tekrar gündeme taşımaya çalışması aykırı bir davranış olarak nitelenmemeli...

İsrail'in de buna daha önce yaptığının aksine olumsuz yanıt vermesi de Doğu Akdeniz'deki kriz sürecinde beklenmemeli...

Unutulmamalı ki, AB bundan 2 yıl önce aldığı kararla, Kıbrıs Rum Kesimi'nin petrol-doğalgaz arama ihalesi yaptığı bölgenin AB karasuyu olduğunu açıklamıştı. İsrail'in de benzeri bir tutumu benimsememesi için Türkiye elinden geleni yapmalı. Öyle ki gerekiyorsa, mekik diplomasisi uygulanarak, ABD devreye dahi sokulmalı...

Şimdilik bu kadar..
Esen kalın

5 Ağustos 2010 Perşembe

Ankara'nın kalbi Los Angeles'ta atıyor...


Önceki günlerde, ABD'de Ermeniler'in en yoğun yaşadığı bölgelerden biri olan, Los Angeles'ta, Garbis Davouyan ve Hrayr Turabian adlı iki Amerikalı Ermeni hukukçu ilk kez Türkiye'yi doğrudan muhatap kabul eden bir tazminat davası açtı. Dava başvurusunda uluslararası hukuk ve insan hakları ihlali, haksız kazanç iddialarında bulunulduğu çeşitli ABD kaynaklı ajans haberlerinde yer aldı. Bunun yanısıra davacı olan bu kişiler, Emeniler'den alındığı öne sürülen toprak, bina, işyeri, banka mevduatı, mülk ve paha biçilemez olduğu savunulan bazı tarihi eserler için de tazminat talep ettiler.

Bu dava ABD kökenli Ermeniler tarafından açılan ilk dava değil. Ancak farklı özellikler taşıyor. İlk olarak daha önce açılan davaların tümünde "soykırım" iddiasında bulunuluyordu. Bu davada sözde soykırım ile ilgili tek bir ifade geçmiyor.

İkinci unsur ise daha önce açılan davaların hiçbiri Türkiye'yi doğrudan hedef almamıştı. Genellikle sigorta şirketlerine, olmadı bankalara açılmıştı. Öyle ki AXA sigorta şirketi bu kişilerle uzlaşıya giderek bir miktar tazminat ödemeyi dahi kabul etmişti.

Ancak, şimdiki dava Türkiye'nin Ermeni politikaları konusunda ilk kez büyük bir sorun taşıyabilir. Peki neden? Hemen anlatalım...

Daha önce açılan davaların hepsinde mahkemeden sözde soykırımı da tanıması isteniyordu. Ancak bu husus bir çok kez ciddiye alınmadığı gibi dava dilekçeleri de mahkeme tarafından kabul görmedi. Yani, dava açılan ülkelerin hukuk sistemleri, "BM tarafından soykırım olarak kabul edilmemiş konuları benim tartışmam doğru değil" değerlendirmesini yaptı.

Ama bu kez masada yer alan, sözde soykırım değil. Bu kez zorla el konulduğu iddia edilen mal ve mülkler ile banka hesapları, tarihi eserler ve hatta uğranılan manevi zarar masada... İşte bu nedenle Türkiye'nin bu davaya yönelik savunmasını hazırlarken çok ama çok dikkatli olması gerekiyor.

Dışişleri Bakanlığı ile yaptığımız görüşmeler ise şimdilik bakanlığın izlemede olduğunu gösteriyor. Ankara Los Angeles mahkemesinin davayı kabul edeceğine pek olasılık vermiyor. Yine de Los Angeles'te anlaşmalı olunan hukuk bürolarına talimat gönderilmiş: "yakından ilgilenin"

Ankara'nın davanın kabulü durumunda yapacağı savunma da üç aşağı beş yukarı hazır gibi... İlk olarak 1915 olayları sırasında zorla yeri değiştirilen Ermenilere gönderildikleri yerde, aynı oranda toprak ve üstüne de tazminat verdiği mahkemeye anımsatılacak. Yani herhangi bir zarar olmadığı anlatılmaya çalışılacak...

Şimdilik bekleyip göreceğiz...

1 Ağustos 2010 Pazar

Kabil'de bir "enişte"



Afganistan'ı yaza yaza bitiremedik. Bir çok arkadaşım da, hem bloglarında, hem de sohbetlerinde Kabil'de, Mezar-ı Şerif'teki günlerini anlata anlata bitiremiyor.

Bundan önceki yazılarımda hep benim yaptıklarımı ve başıma gelenleri anlatmıştım size. Bu kez farklı bir portre var karşımızda...

Adı Nervel Brown, o Türkiye'nin Kabil Bölge Komutanlığı olarak kullandığı Kamp Gazi'nin belki de neşe kaynağı... Eniştesi...

Brown, ABD'li bir astsubay.. Onu diğer ABD askerlerinden farklı kılan iki özelliği var. İlki kendisine Enişte lakabının takılmasını sağlayan kısmı.. Brown bir Türk ile evli.. Hemde eşini öyle çok seviyor ki, 5 dakikalık sohbetimizde kendisinden çok eşini ve 6 yaşındaki küçük kızı Ceren'i onların nasıl burnunda tüttüğünü anlatıyor.

Nervel'in İkinci özelliği ise, Afganistan Kabil Bölge Komutanı Tümgeneral Levent Çolak'ın tek ABD'li koruması...

1996'da İncirlik'te görev yaptığı dönemde, Türkçe'yi öğrenmiş. Eşi Esra'yı daha sonra tavlamış, kendi deyişiyle...

Brown'a "Türk askerlerinin arasında rahat mısın?" diye sorduğumda çok "bizden" bir yanıt alıyorum: "Sağolsunlar arkadaşlar beni rahat ettiriyor..."

25 Temmuz 2010 Pazar

Aslında uykum ağır değildir

-->
Yazının başlığının aslında bu metni okuyanlar için çok da enteresan olmadığının farkındayım. Ama zamanla ilginçleşeceğine dair garanti verebilirim.

Niye derseniz, ben de size "aslında benim uykum hiç ağır değildir" yanıtını veririm. Gel gelelim bu kez kazın ayağının öyle olmadığını söylemek durumundayım. Hatta, Hilal, Servet, Mehmet, Didem, Deniz, diğer sevgili dostlarım ve olayın bir diğer kahramanı Haluk Ağabey gibi siz de orada olsanız "Aslında benim uykum hiç ağır değildir" söylemime saatlerce güleceğinize eminim.

Şimdi her şeyin nasıl başladığına bir yakından bakalım: Kabil'e vardığımız 17 Temmuz günü, otele gittiğimizde çok yorgunduk. Ancak, belki bu yorgunluktan, belki tedirginlikten, belki de fiziki nedenlerle uyuyamadım. "Sevgili Mahmut, bunu niye bize anlatıyorsun" diye sorabilirsiniz belki, sevgili okurlar. Ama biraz sabredin, biraz dikkatinizi verin....

O günün gecesi, tam uyumaya hazırlanırken, arkadaşlarımızın çeşitli haberlerde de belirttiği gibi, çeşitli patlama ve çatlamalar ya da yediklerimizin dokunması, her neyse, nedeniyle yine gözüme uyku girmedi.

Ertesi gün sabah çok az uykuyla kalktığımda gözlerim adeta bir kurbağa gibi, bir bukalemun ya da teleskop balığı gibi, şişmişti.

Ardısı gün, yani Kabil konferansının gerçekleştiği gün, gece saat 00.30'dan, 03.00 sularına kadar uyumuşken, meydana gelen patlamalar nedeniyle uyandım. Uykum yine kaçmıştı. Uyumaya çalışsam da olmadı. Sanırım saat 06.00 sularında uyuya kalmışım. Kalktığımda ise saat 8.50 sularıydı ve Kabil Konferansı'nın başlamasına sadece 10 dakika kalmıştı. Neyse ki, Dışişleri Bakanlığımız sağ olsun, sadece bana özel bir zırhlı araç tahsis ederek, beni otelden aldırmıştı.

Bir ertesi gün ise, Mezarı Şerif'e gittik. Bu kent Kabil'den çok farklıydı. Daha güvenliydi. Kalacağımız Otel'e gittiğimizde ise çok güzel bir ev ortamının bulunduğunu gördük. Etrafı duvarlar ve düğün salonlarıyla çevrili iki adet villanın odalarını hostele çeviren bir yurttaş, kente gelenleri adeta bir "ev ortamında" ağırlıyordu, a dostlar a okurlar...

İşte bu nedenledir ki, "aslında benim uykum ağır değildir" diyorum. O gün Mezarı Şerif başkonsolosluğuna gidip, devamında hostele döndüğümüzde saat yaklaşık 01.00'a geliyordu ve benim gözümden ilk kez fazlasıyla uyku akıyordu.

Hemen herhangi bir Anadolu kasabasındaki herhangi bir evin yatak odasına benzeyen, ilkel ancak konforlu odama girdim ve yatağıma uzandım. Uzanmak ne kelime, sevgili dostlarım adeta yayıldım, gömüldüm...

Rüya gördüm mü anımsamıyorum. Ancak gözlerimi hafifçe aralayıp, havanın aydınlandığını farkettiğimde, birinci kattaki odamın önünde birilerinin konuştuğunu duydum. Ayağa kalkmama kalmadan, bir gümbürtü, bir saldırı, bir organize iş, ben ne olduğunu anlamadan, o sıcacık ev odasının camı penceresi aşağı indi.

Afganistan'a gelen her normal insanın yapacağı gibi, ben de koşarak odamın kilitli kapısını açtım ve dışarıya çıktım.

"Bir de baktım ne göreyim" derler ya dostlarım, okurlarım... İşte olayların geliştiği bu anda bu lafı söyleyen kişi ben değildim. Sanırım heyetimizin diğer gazeteci arkadaşlarıydı. Çünkü o anda benim üzerimde, sadece "boxer"ım vardı ve herhangi bir Anadolu kasabasındaki bir köy evinin salonuna benzeyen bir salonda, bir sürü gazeteci arkadaşımın arasında sadece boxerla öylece duruyordum.

Bana daha sonra aktarılana göre, bu anda ben sadece "ne oluyo ya" deyip geri dönüp gitmişim. Ancak o an bana, dostlarım-okurlarım, bütün Afganistan temaslarımızdan daha uzun geldi diyebilirim.

İçeri girip üstümü giyinip dışarı çıktıktan sonra, bana aktarılanlar ve benim de onlarla birlikte kahkahalara karışmam 1 saniyemi dahi almasa da, meğerse olaylar şöyle gelişmiş:

"Sabah herkes ‘insan’ gibi uyanıp kahvaltısını ederken, benim eksikliğimi -normal olacağı üzere- hissetmişler ve Dışişleri Bakanlığı'ndan heyetimizde yer alan Tolga'ya "Mahmut galiba uyanmadı. İstersen uyandır da geç kalmayalım" durumunu iletmişler. Tolga da bunu otel görevlilerine bildirmiş ancak çok ilginç bir yanıt almış, "Uyanmıyor..." Hemen herkes seferber olup, kapımı camımı yumruklamaya, telefonuma çağrılar bırakmaya, adımı yüksek sesle haykırmaya koyulmuş. Ancak benden yine ses yok...

Tabii Tolga da her Dışişleri Bakanlığı yetkilisinin yapacağı gibi, Afgan topraklarındaki Türk yurttaşlardan herhangi birinin can kaybı yaşamış olabileceği endişesiyle, benim kapımın önüne bir sandalye çekip, yukarıdaki küçük pencereden bakmış ve benim hareketsiz olarak yattığımı farketmiş... Ve heyetimize kötü haberi vermiş: "Bir şey olmuş olabilir…"

Arkadaşlarımızdan bir kısmı, tokasıyla kapıyı açmaya çalışırken, bir kısmı kilidi sökmeye çalışmış, bir kısmı da kapıyı yumruklamaya devam etmiş ancak benden hala ses yok. Ses ne kelime hareket bile yok…

Teklifin gelmesi gecikmemiş: "camı kıralım ve girip bakalım"... Olayın bu kısımdaki kahramanı, Haluk Ağabey, kaptığı kürek ile benim camıma "sinsice" [ :) } yaklaşmış ve camı tek bir vuruşla aşağıya indirmiş....

İşte dostlarım benim söylemek istediğim şudur ki, "Aslında benim uykum ağır değildir", ama zaman zaman böyle şeyler olabiliyor.
Çok gülmeyin ama esen kalın...

Ankara Ankara güzel Ankara

Yaklaşık 7 gün süren Afganistan macerasının ardından, artık 24 Temmuz Cumartesi sabaha karşı Ankara'ya vardım.

Gidişimiz gibi (bkz Afganistan Güncesi -1-) dönüşümüz de maceralı oldu. İlk olarak saat 08.30'da kalkacak olan uçağımız biraz (:)) rötar yaptı ve 4 saat sonra 12.30 gibi kalktı. Yine de yurda dönüş yaptığımızı bilmek beklemeyi bile katlanır kıldı.

En nihayetinde uçak kalktı ve yaklaşık 4.5-5 saat sonra İstanbul'a indik. Meğer memleketimin o beğenmediğimiz Atatürk Hava Limanı iç hatlar terminali ne güzelmiş. Ne teknolojikmiş. LCD ekranlardan, sesli anonslardan, şort giymiş insanlara kadar, bir süre şaşkınlık yaşadığımızı itiraf etmeliyiz.

Fakat Afganistan'dan geldiğimiz için, bizi yurda arayarak aldılar. Ne var ne yok çıkarttırdılar. 11 numaralı bagaj alanında ciddi bir süre bekledik. Bavullarımız da yaklaşık 1.30 saat sonra aramıza katıldı.

Ancak, bu teknolojik gelişmeler ve modern görüntülü insanlar bizim THY'nin tarifeli seferini kaçırmamazı etkilemedi... Nitekim, içinde olmamız gereken uçak biz iç hatlar terminaline giriş yaptığımızda Ankara'ya varmıştı bile...

Önümüzde iki seçenek vardı. Ya Sabiha Gökçen'e gidip saat 22.00 uçağına binecektik. Ya da Atatürk Havalimanı'nda bekleyip 23.00 uçağında yer alacaktık. Nihayetinde 23.00 uçağına binmeye karar verdik.

Ancak THY yine bizi sırtımızdan vurdu. Saat 23.00'da kalkması gereken, "tarifeli uçağımız" saat 00.40 sıralarında pistten yeni ayrılmıştı. Ankara'ya vardığımızda ise saat 01.30 sıralarıydı.

Esen kalın

19 Temmuz 2010 Pazartesi

afganistan güncesi 2

Sevgili dostlarım,

Dün yaşadığımız büyüüük rezaletin ardından, bugün Afganistan'ın başkenti Kabil'deki ikinci günümüzün çok güzel geçtiğini söylemek nezaketinde de bulunacağım. Herhalde bunun sağlanmasında en büyük etki, başta Dışişleri'nden bir bakıma emanet edildiğimiz Tolga Uçak ve Ankara'daki diplomasi muhabirlerinin çok yakından tanıdığı Türkiye'nin Kabil Büyükelçisi Basat Öztürk oldu. Bugün olanları anlatmadan önce onlara defalarca teşekkür etmek istiyorum.

Efedim, bugün Kabil'de güzel bir gün de geçebiliyor diyebileceğimiz bir gündü. Sabah "mikemmel" bir başlangıcı olduğunu söyleyebilirim. Sabah otelimizin görevlileri kapılarımızı çalarak bize bavullarımızın geldiğini haber verdi. Hemen içine açıp baktığımızda bir kaç küçük zaiyatın dışında bir sıkıntı bulunmadığını görmek sevindiriciydi. Ancak giysilerin kontrolden geçirildikten sonra çantaya "mıncırılarak" geri koyulmuş olması neşeye biraz gölge düşürse de, insanın diş fırçası ve diş macunu, temiz çamaşırlar, parfüm ve traş makinesine kavuşması kadar güzel bir şey yokmuş.

Temiz çamaşır demişken, Dışişleri Bakanlığı'nın biz muhabirleri bu kadar çok düşündüğünü bilmezdim. Bavullarımız kaybolunca, dün akşam Afganistan Güncesi 'ni yazmayı bitirmemden yaklaşık yarım saat sonra, kapımız çalındı ve bize diş fırçası, diş macunu, birer adet sabun ve şampuan, traş seti ve temiz çamaşır verildi. Bu durum insana kendisini biraz cezaevindeymiş hissi yaratsa da, Dışişlerine buradan kocaman bir teşekkür daha...

Nerede kalmıştık... Evet, sabah sadece ekmekten oluşan kahvaltımızı gerçekleştirdikten sonra, bir şehir turuna çıkmak için hazırlanmaya koyulduk.

Emerikan, emerikan

Bu hazırlık sürecinde dün çalışan banyo bataryamın, bozuk olduğunu gördüm ve herkesin yapacağı gibi resepsiyona haber verdim. Haber vermemle birlikte kapımın çalınıp iki addet otel personelinin gelmesi bir oldu. Bunlar duşu tamir ederken, bir yandan da bana düşman düşman bakmaya başladılar. Sonra içlerinden biri beni parmağıyla göstererek, "Emerikan, Emerikan" dedi. O anda jetonun düşmesiyle, "Elhamdürillah Türki"demem bir oldu. Sonra işi Turkiyya'da tatlıya bağladık. Bataryayı hemen onarıp gittiler.

Neyse hemen ardından lobide buluşup bir şehir turu yapmaya gittik. Ama ne şehir turu. Kabil konferansı nedeniyle her yanda bombaların patlaması nedeniyle yaklaşık 15 dakika sürdü. Hemen ardından da büyükelçiliğimizin bahçesine gittik.

Ve çok ilginç bir şey oldu. Biz Afganistan'da basketbol oynadık. Çok da güzel oldu.

Bugünkü macera burada biter. Bugün büyük gün. Kabil konferansı var...

Esen kalın

Afganistan güncesi...

Sevgili dostlar, önceki gün 17.00 sularında Ankara'da başlayan Afganistan programı ile ilgili sıkıntı beni yeniden blog yazmaya itti desem sanırım bu yazıya doğru bir başlangıç yapmış olurum. İsterseniz gelişmeleri şöyle aktarayım.

Açıkçası Ankara'nın belki de en sıcak günlerinden biri olan 14'ünde Dışişleri Bakanlığı'ndan gelen bir faks iletisi beni oldukça heyecanlandırmıştı. Çünkü çok uzun süreden bu yana, Afganistan'a gelmek için bir fırsat kolluyordum ve çok yakın çalıştığımız sevgili Dışişleri Bakanlığı'nın bizi Kabil'e, Vardak'a, Cevizcan'a götüreceği bir program düzenlediğini öğrendiğimde son derece sevindim.

Ve belki de faks iletisinin gelmesinin 5 dakika ardından 2 günlük olduğunu sandığım Afganistan seyahati için bakanlığa akreditasyonumu yaptırdım.

Sadece Afganistan'ı yıllar sonra görmekle kaymayacak, ülkenin belki de kaderini belirleyecek olan Kabil zirvesini yerinde izlemek gibi, bir gazeteci için çok önemli bir sürece bizzat katılacaktım. Ancak aynı gün gelen ikinci bir telefon açıkçası biraz garibime gitti.

Telefon Dışişleri Bakanlığı'ndandı ve 20 Temmuz'da gerçekleşecek Kabil zirvesi için Temmuz'da Afganistan'a götürüleceğimizi söylüyordu. Bu ise sevindiğim ikinci unsur oldu. Çünkü erken gitmek demek, halkla biraz daha yakından vakit geçirip ülkede ne olup ne bittiğini görmem için bana biraz daha fazla şans verecekti. Ancak gelen 3. telefon beni hem şaşırttı hem de kaygılandırdı. Dönüş tarihimiz de 23 Temmuz olarak bildirilmişti bize. Yani 20 Temmuz günü düzenlenecek zirveden 3 gün önce Kabil'e gelip, 3 gün sonra Ankara'ya dönecektim. Üstelik yolculuğun güzergahı da bir o kadar enteresandı: "Ankara-İstanbul-Dubai-Kabil"...

Gelelim, ziyaretin başladığı 17 Temmuz gününe. Yazının başında da belirttiğimiz gibi Ankara'nın en sıcak Cumartesilerinden birinde saat 17.00 uçağına yerleşmek üzere heyette yer alan gazeteci ve diplomat arkadaşlarımızla anlaştığımız gibi 15.45 sularında Ankara Esenboğa Havalimanı'nda olduk. Hava oldukça açık ve güzeldi. Ancak uçağımız "kaptanın deyimiyle" operasyonel nedenlerle 18.15 civarında havalanabildi. Dolayısıyla İstanbul'a varışımız biraz ilginç oldu. Dubai'ye gidecek olan 20.15 uçağımıza ucu-ucuna yetişebildik.

Ancak neyse ki yetiştik derken, uçak İstanbul'dan kalkmakta pek nazlı davrandı. Bu kez de hava trafiği nedeniyle saat 21.15 sularında havalanabildik. Bu da bizim Dubai'den kalkacak olan uçağımıza biraz gecikmemize neden oldu.

Vee kayışın koptuğu an bu an gerçekleşti. Uçağa ucu ucuna yetişmişken, ilk önce bavullarımızı bulamadığımızı farkettik. Ardından ikinci ve daha büyük darbe geldi ki, 3 güzide meslektaşımız yerleri ayırtılmış biletleri alınmış olmasına karşın uçağa alınmadı. Niye nedir dedik anlatamadık... Jetonun köşeli olduğu kesin de olsa, 3 arkadaşımızı ve bavullarımızı dışişlerindeki arkadaşlarımızın da hallederiz telkiniyle geride bırakarak uçağa bindik.

Sabah büyükelçilik yetkililerimizce karşılandık. Baya baya 6 arabadan oluşan silahlı konvoyla otelimize götürüldük. Daha sonra da program brifingi için Kabil'deki Türk kalesi diyebileceğimiz Büyükelçiliğe geçtik.

Büyükelçik çalışanlarımız ve Büyükelçi Basat Öztürk'ün neşeli tutumu biraz olsun moralimizi düzeltti diyebilirim. Kabil programının ilk gün olmasına ve onca yorgunluga karşın, ilk günkü program oldukça tatmin ediciydi.

BM'nin Afganistan Temsilcisi De Mitsura'nın da Türk gazetecileri 10 dakikalığına da olsa kabul etmesi, Afganistan'a onca sıkıntıya karşın gelmenin karşılığını şimdiden verdi diyebilirim.

Arkadaşlarımız dün öğlen saatlerinde Kabil'e geldi. Bavullarımız ise hala yok...

Ayrıntıları paylaşmaya devam edeceğim...